Çocukken de bayılırdık oyunlar oynamaya. Rengarenk ve bir o kadar basitti dünyamız. Büyüdükçe renkler solmuş, işler karışmış olabilir ama değişen tek şey aslında oyunun rengi…

Çocukluğumuzun vazgeçilmeziydi şakalaşmak, sataşıp kaçmak, köşe kapmaca oynamak, bir kaçıp bir kovalamak… Sonra büyüdük, platonik aşklara tutulup medet umduk. Kovaladık durduk o kaçtıkça. Çok yaklaşmışken kaptırdık köşeyi, oyun dışı kaldık. Şakalaşmanın adı baştan çıkarma, kaçmanın adı ağırdan satmak, kovalamanın adı çapkınlık oldu. Öyle bir kaptırdık ki kendimizi ha kaçtık ha kovaladık derken hiç bir köşede tutunamadık.

Bir de kör ebe oynardık çocukken. Görmez ama hissederdik, duymaz ama anlamaya çalışırdık, bilmez ama ümit ederdik. Küçük kalplerimizde büyük sevgiler barındırırdık. Büyüdük; hoşgörüsüz, sabırsız, bencil zihinlere bulandık. Kalpler parayla çarpar, yüzler iltifatla güler oldu. Düzen bozuldu, şimdilerde körü körüne tüm sevgiler.

Saklambaç mesela; hayatımızın vazgeçilmez oyunu adeta. Büyüdükçe duygularımızı ifade etmekten kaçar olduk. Saklandık korkularımızın ardına, çıkamaz olduk.  Kalbimize uzanan bir eli bile tutamaz olduk. Derken cesaret sardı dört bir yanımızı. Gerçeği bırakıp bir umutla koştuk bazen, bulamadık. Bu kez de o saklanmıştı…

Kaçtık, kovaladık, saklandık derken aşka düştük nihayet. Kana kana içtik sularından, kelebekler yoldaşımız, umut sırdaşımız oldu. Evcilik tadında flörtlerde, ruhumuz demlendi sıcacık gülümsemelerle.  Ve sonra terk edip gitti bizi aşkına gömüp. Kanımız çekilircesine ağladık yalnız gecelerde. Yakar toptan keyif aldığımız günler oldukça gerilerde kaldı. Şimdi amiral battı, vakit sessizlik, sensizlik zamanı.

Tıp…