ULAŞIM: Mardin Havaalanından merkeze arabayla 15 dakikada ulaşmak mümkün. Ayrıca havaalanından dışarı çıktığınızda caddeden merkeze dolmuşlar kalkıyor, kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Taksiyle 35-40 TL tutuyor.

GÖRÜLESİ YERLER
Eski Mardin, merkeze arabayla 10 dakika mesafede. Tarihe ve müzelere ilgi duyuyorsanız gezinize Eski Mardin merkezde, hemen soldaki MARDİN MÜZESİ ile başlayabilirsiniz. Önündeki otoparkta tüm gün 4 TL ye aracınızı park edebilirsiniz, belediyenin işletmesi ve oldukça güvenli. Müze binası 1895’de “Süryani Katolik Patrikhanesi” olarak yaptırılmış. Eski Tunç çağından Osmanlı’ya kadar uzanan Mezopotamya uygarlıklarına ait taş ve seramik eserler; İnanç, Ticaret ve Üretim, Yaşam, Beslenme, Savunma ve Süslenme temalarından oluşan çeşitli salonlarda sergilenmekte. Şansımıza beslenme salonunda yöresel kıyafetleriyle yöresel müzikler yapan bir ekibe denk geldik, çok keyifliydi. İnanç salonunda ise totem ve büyü gibi ritüeller anlatıldığından oldukça ilgi çekiciydi. Müze girişinde sağda eğitim salonu var, burada öğrenciler gönüllü olarak çalışıyorlar, hatıra olarak ücretsiz sikke basıp bağış kutusuna gönlünüzden ne koparsa bırakabilirsiniz.

Ardından müzenin karşısından bir paralel aşağıdaki sokağa inip sağ taraftaki MARDİN PROTESTAN KİLİSESİ’ ni ziyaret edebilirsiniz. 1860 yılında Diyarbakır’dan şehre gelen Protestanlar tarafından inşa edilmiş, 1960 darbesinden sonra kapatılan kilisede 2013’de restorasyon çalışmaları başlamış ve Türkçe, Kürtçe, Arapça olmak üzere yeniden ibadete açılmış.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sola doğru ilerlediğinizde ise LATİFİYE CAMİİ’ ye ulaşıyorsunuz. M.S. 1314’de Artukoğulları tarafından yaptırılmış. Giriş kapısı Taçkapı gerçekten göz alıcı bir güzelliğe sahip ve Mardin’de en iyi korunmuş kapılardan biriymiş. Burada muntazam bir açıyla çok başarılı fotoğraflar çekebilirsiniz. Caminin içi çok sade, ahşap işçiliğinin en saf örneklerinden olan minber ve devasa avizeler görkemli. Caddeye geri çıkıp sağa doğru ilerlediğinizde tabelaları takip ederek şehrin simgesi olan ve şehri batıdan doğuya ikiye bölen MARDİN ULU CAMİİ ‘ye ulaşabilirsiniz. Çarşının içinde keyifli bir tur attıktan sonra ulaşacağınız, Artuklu eseri olan Ulu Camii’nin ilk inşa tarihi bilinmiyor fakat 16 kitabesi bulunan caminin 1176 tarihli kitabeyle kayıtlarda geçmesi nedeniyle bu tarih baz alınıyor. Avlusu ve Artuklu çeşmesi var. Mihrabındaki fevkalade taş işçiliğini incelemelisiniz ve caminin içinde bulunan SAKAL-I ŞERİF’i ziyaret edebilirsiniz.

Buradan çıkıp ZİNCİRİYE MEDRESESİ ‘ne (diğer adı ile Sultan İsa Medresesi) uzanan merdivenleri çıkarken gözünüz korkmasın, göründüğünden daha kolay ulaşacaksınız. Mahallenin gençleri buranın tarihini size anlatmak üzere peşinize düşecektir, dilerseniz kendilerinden rehberlik alabilirsiniz. 2 Avlulu ve 2 katlı olan medresede, girişindeki harika taş işçiliği dışında maalesef görülecek pek bir şey yok. Üst katları öğrenci odalarından oluşmaktaymış, şu an ziyarete kapalı. Sağ taraftaki bölümde ilginç bir duvar yapısına rastlıyoruz. Burada özel bir taş kullanıldığından gün boyu güneş ışınlarını toplayan duvara telefonunuzun ışığını tuttuğunuzda şahane bir renk cümbüşü göreceksiniz.

 

Zinciriye Medresesi’nin daha yukarısındaki MARDİN KALESİ ‘ne giriş biz sıradan halk için yasak (müze görevlisinin betimlemesi ), çünkü askeri bölge kale sınırları içinde kalıyormuş, bu nedenle oradan izlenebilecek harika şehir manzarasına tanık olamıyoruz.

 

Yönümüzü DEYRÜLZEFERAN MANASTIRI’na çeviriyoruz. Merkeze 4 km uzaklıkta ve giriş ücreti 6 TL. Gruplar halinde içeriye alındığından bir süre bekleyebilir, bu sırada Mardin’e has çayından 5 TL’ye tadabilirsiniz. Çok çay sever olmadığımdan aradaki farkı pek anlayabildiğimi söyleyemem. Rehber özet olarak tarihçesini ve özelliklerini anlatıyor.

Burası İsa’dan sonra 5.yy’da inşa edilmiş ve çeşitli zamanlarda yeni eklentiler yapılarak bugünkü halini almış. M.Ö. güneş tapınağı olarak inşa edilmiş. Bu odada tek bir küçük pencere var, güneşin buradan girip odada kaldığı süre zarfında insanlar ibadet edermiş, tapınağın doğu ve güney cephesinde kalan 2 kuşağın ise sunak olarak kullanıldığı tahmin edilmekte. Tapınağın en ilginç özelliği ise tavan yapısı, yaklaşık 1 ton ağırlığındaki geometrik yapıdaki taşlar aralarına harç vb hiçbir malzeme kullanılmadan V şeklinde birbirine yaslanarak inşa edilmiş. Diğer bir bölüm ise Azizler Evi buradaki 7 nişte Manastırda görev yapmış olan patrik ve metropolitler gömülüdür. Her mezarın içinde taş bir sandalye olduğu ve naaşın dini kıyafetleriyle beraber doğuya bakacak şekilde oturtulduğu söyleniyor. Bunun sebebi ise İsa Mesih’in kıyamet gününde doğudan geleceğine inanılması. Ayrıca bu bölümdeki taş motifler dikkat çekici; üzüm salkımı, deniz kabuğu, yılan gibi motiflerden yola çıkarak bir zamanlar burada tıp ve ilmi üzerine çalışmalar yapıldığı düşünülüyor.

 

M.S. 491-518 yıllarında inşa edilen kilisenin kubbesi haç şeklinde olduğundan Kubbeli Kilise denilmiştir. Burada hala ibadet edilmekte. Meryem Ana Kilisesi’nde yetişkinler için sekizgen bir vaftiz kurnası bulunmakta, burada hala vaftiz törenleri yapılıyor. Kapının üzerindeki tabloda müslüman din adamlarının da bulunduğu bir çalışma ilgi çekici. Bir bölümde de ilk matbaa olduğu düşünülen Matbaa Salonu var, burada çeşitli dönemlere ait matbaa ve baskı malzemeleri bulunmakta.

 

Son olarak KASIMİYE MEDRESESİ’ne uğruyoruz. 23 sınıftan oluşan dini ve fenni ilimlerin icra edildiği 700 yıllık bir medrese. Giriş katında küçük odalarda çeşitli tıbbi ve bilimle ilgili malzemeler sergilenmek üzere müze düzenleme çalışmaları devam ediyor. Rivayetlere göre Kasım Paşa burada katledilmiştir ve “Kasım Paşa’nın kız kardeşi, Kasım Paşa öldüğünde kanlı gömleğini ağıtlar eşliğinde eyvanın duvarlarına sürmüştür ve hala o duvarlara su döküldüğünde duvardaki kan izleri belli olur”. Bu izlerin kına olduğu da ileri sürülmektedir fakat hangisi doğrudur kesin olarak bilinmemekte.

 

Eyvanda kocaman bir havuz var hayat çeşmesini betimleyen. Cami ve medreselerin çoğunda sıkça “Hayat Çeşmesi”ne rastlıyoruz. İnsanoğlunun ölümlü olduğu şu şekilde betimlenmiş; suyun tazyikli aktığı çıkış noktası hayatın başlangıcı, bebek çağımız , havuza doğru ilerledikçe suyun akış hızı yavaşlıyor, gençlik ve orta yaş sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, daha da yaklaşınca su iyice yavaş akmaya başlıyor ve havuza ulaşıyor, yaşlılık dönemi , havuzdan çıkıp cılız bir şekilde mezopotamya topraklarına karışan su ise ölümü ifade ediyor…Bu arada medresenin harika bir atmosferi ve şahane bir manzarası var bu nedenle düğün fotoğrafçılığı bakımından popülerlik kazanmış. Dolayısıyla fotoğraf çekimi konusunda köşe kapmaca oynuyor fakat Mezopotamya’yı da kadraja alarak harika birkaç kare yakalamayı başarıyoruz.

Maalsesef Midyat’a gitmeye çekiniyoruz. Bazı yerli halk güvenlik problemi olduğunu söylüyor , bazıları da taksilerle anlaşıp onlarla beraber gitmemizde bir sakınca olmadığını söylüyor ama yaklaşık maliyet 200 TL, 4 kişi filan olsa makul olabilir. Biz şimdilik o kısmı bir dahaki seyahatimize bırakıp keşfimizi burada sonlandırıyoruz. Civarda mezopotamya manzarasına hakim çok güzel kafeler var, bir mola verip dibek kahvesi içmeyi unutmayın. Tarçınlı zencefilli ve hayalet(mavi) badem şekeri tatmadan almadan dönmeyin. Bir de şahane takıcılarda muhteşem eşsiz ürünler var. Mutlaka gönlünüze göre bir şeyler bulabilirsiniz. Bakmadan geçmeyin, ben aldığım yüzüklere aşık oldum 🙂